|
19 - AZİZ MAHMUD HÜDAYİ
(Rahmetullahi Aleyh)
Ciğer sat sokaklarda
Bir hayli tesirinde
kalmıştı hadisenin.
Ertesi gün, evine gitti
Mehmed Dede’nin.
Dedi: (Ey Mehmed Dede,
geldim ki bugün size,
Beni de alasınız yüksek
hizmetinize.)
Dedi ki: (Ben değilim
sizin aradığınız.
O zat Üftade’dir ki,
hemen ona varınız.)
Hanesine gelerek,
hazırlattı atını.
Ve giydi arkasına
sırmalı kaftanını.
Bir seyisini dahi yanına
alaraktan,
Üftade dergahına
koşturttu atı o an.
Dergaha az mesafe
kalmıştı ki, o ara,
Atının ayakları saplandı
kayalara.
Bileklerine kadar battı
ve kaldı atı.
Uğraşıp, çıkarmaya
yetişmedi takatı.
Mecburen indi yere,
hayreti arttı daha.
Sırmalı kaftanıyla
yürüdü o dergaha.
Vardığında gördü ki,
Üftade hazretleri,
Çapa yapıyor idi bahçede
bazı yeri.
Üzerinde, eski bir hırka
vardı o zaman.
Hüdayi’yi görünce, hitab
etti uzaktan:
(Ey Bursa’nın kadısı,
sen bu saltanatınla,
Niçin geldin buraya
kaftanınla, atınla?
Öyle zannederim ki,
yanlış yere geldiniz.
Bu ev yokluk evidir,
değil sizin yeriniz.)
Dedi ki: (Ey efendim,
neyim varsa dünyalık,
Hepsini, bu eşikte terk
eyledim ben artık.
Yeter ki kabul edin beni
dahi bu eve.
Her ne emrederseniz,
yaparım seve seve.)
Buyurdu: (Öyle ise,
kadılığı atarak,
Sırmalı kaftanınla ciğer
sat bağırarak.)
Aziz Mahmud Hüdayi,
(Peki) deyip hemence,
Sokak sokak dolaşıp,
ciğer sattı günlerce.
O, bir müddet yapınca
ciğer satma işini,
Verdi ona üstadı hela
temizliğini.
Bunu dahi severek
yapınca o bir müddet,
Hususi hizmetiyle
şereflendi nihayet.
Her sabah, abdest için
varıp hücrelerine,
Isıtıp, su dökerdi
mübarek ellerine.
Bir sabah da, ibrikle
odaya girdi, lakin,
Hiç vakit kalmamıştı
suyu ısıtmak için.
Telaşlanıp, ibriği
basıverdi böğrüne.
Üstadı (Dök!) deyince,
döküverdi eline.
Muhabbet ateşiyle
ısınmıştı meğer su.
Üftade hazretleri,
anladı bu hususu.
Buyurdu ki: (Evladım,
başka hal var bu işte.
Zira bu, ısınmamış
bildiğimiz ateşle.
Bu, gönül ateşinde
ısınmışa benziyor.
Ve senin kemalini bize
haber veriyor.) |