|
02 - HAZRET-İ ÖMER
(Radıyallahü Anh)
Namazda konuştu
Hazret-i Ömer Faruk,
celalliydi bir hayli.
Lakin sırf Allah için
olurdu böyle hali.
Bir gün, namaz kılarken
Resulullahla bu zat,
Resul imam olmuştu,
kendisi de cemaat.
Resulullah, namazda
okuyunca bir âyet,
Birden Hazret-i Ömer,
celallendi be gayet.
Zira bu âyetinde, Hak
teâlâ, Resul'e,
Fir’avnın bir sözünü
bildiriyordu şöyle:
(Fir’avn, kendi kavmine
demişti ki: Ey kavmim!
Sizin tapacağınız, en
büyük tanrı benim.)
O, bunu işitince, kan
sıçradı beynine.
Düşündü: Nasıl söyler,
Fir’avn bunu kavmine?
Fir’avnın o sözüne, pek
çok gadaplanarak,
Konuştu o namazda,
elinde olmayarak.
Dedi ki: (Ben olsaydım,
o kâfirin yanında,
Kendisini, muhakkak
öldürürdüm anında.)
Sonra namaz bitince, o
Server selam verdi.
Bu konuşması için, onu
ikaz eyledi.
Buyurdu ki: (Tekrar
kıl namazını ya Ömer!
Zira dünya kelamı,
namazı ifsat eder.)
Tam kılacak idi ki o
namazı bir daha,
Nazil oldu Cebrail,
hemen Resulullaha.
Rabbimiz buyurdu ki:
(Ey sevgili Habibim!
Ömer’in konuşması,
hoşuma gitti benim.
Onun işbu namazı,
gelmiştir yerine tam.
Hatta sevabını da,
misliyle ettik ikram.
Zira biz, çok severiz
gayreti çok olanı.
Sevdiğini çok sevip,
böyle çok kayıranı.)
Yine Hazret-i Ömer, bir
gün evi önünde,
Hırkasını yamardı, sıcak
bir yaz gününde.
Güneşin harareti, pek
fazla olduğundan,
Mübarek vücudunu,
yakmıştı güneş o an.
Dönüp, sertçe bakınca,
o, güneşe bir kere,
Güneşin sıcaklığı,
azaldı birdenbire.
Öyle ki, bulut yokken
havada bir zerrecik,
Dünyayı, bir karanlık
kapladı hemencecik.
O anda nazil oldu
Cibril-i emin yere.
Rabbinin şu emrini
getirdi Peygambere:
Hak teâlâ buyurdu:
(Ey şerefli Peygamber!
Güneşe, bir defa da
şefkatle baksın Ömer.
Ona, yumuşaklıkla bakmaz
ise o şayet,
Güneşin sönen nuru, bir
daha etmez avdet.)
Çağırdı Resulullah, Ömer
ibnil Hattab’ı.
Bildirdi kendisine,
Haktan gelen hitabı.
(Peki ya Resulallah!)
diyerek o da tekrar,
Güneşe, şefkat ile, bir
daha etti nazar.
Sıcaklık ve ziyası,
geldi eski haline.
Karanlıktan, ışığa
kavuştu dünya yine. |