|
04 - "ÖLÜM, KABİR,
KIYÂMET" HALLERİ
Mevlânâ Celâleddin-i
Rûmî “Rahmetullahi Aleyh”
EZÂNA HÜRMET
Bu büyük evliyâyı çok
seven bir müslümân,
“Ölüm hastalığı”na
yakalandı bir zaman.
İyice anlayınca vefât
edeceğini,
Evlâdına şöylece yaptı
vasiyyetini:
(Ben ölürsem, Mevlânâ,
kabrimde dursun biraz.
Affım için Allaha eylesin
duâ, niyâz.)
Az sonra da bu kişi, göçtü
dâr-ı bekâya.
Verdiler bu haberi “Hazreti
Mevlânâ”’ya.
O da, memnûniyetle teşrîf
etti kabrine.
O zâtın affı için, duâ
etti Rabbine.
Çocuklarından biri, rüyâda
gördü onu.
Hem cennette, nîmetler
içinde olduğunu.
Yanına yaklaşarak, sordu
ki: (Hacı baba!
Sen, bu yüksek makama
nasıl vardın acabâ?)
Dedi ki: (Ey evlâdım, pek
yoktu ibâdetim.
Ve lâkin velîlere pek
çoktu muhabbetim.
Bilhassa “Mevlânâ”yı
seviyordum pek fazla.
Ve kalben, kendisine
hayrân idim ihlâsla.
Ben kabre girdiğimde,
geldi Münker ve Nekîr.
Sorguya başladılar:
“Rabbin kim, dînin nedir?”
Onlar bu suâlleri sorarken
kükriyerek,
Geldi o an çok güzel ve
sevimli bir “Melek”.
Münker ile Nekîre dedi ki
hemen sonra:
“Lüzum yok bu kimseye
böyle suâl sormaya.
Affetti Allah bunu Mevlânâ
hürmetine.
Siz, suâllerinizi sorun
başka birine.”
Onlar da, o meleğin sözünü
dinliyerek,
Ayrıldılar yanımdan “Müsterîh
ol!” diyerek.
O andan îtibâren ben artık
cennetteyim.
İşte, gördüğün gibi,
nîmetler içindeyim.)
Mevlânâ hazretleri “Ezân”ı
işitince,
Durur ve dinler idi, büyük
huşû içinde.
Bu hususta, kendisi
nakletti bir hâdise.
Buyurdu: (Tanıyorum Belh
şehrinde bir kimse.
Her ne zaman “Ezân”ı
işitseydi o kişi,
Her ne ki yapıyorsa,
bırakırdı o işi.
Ve hemen diz üzeri oturup
tam o sâat,
Dinler ve bittiğinde
getirirdi salevât.
Sonra da, namâz için
câmiye gidiyordu.
Namâzı, bir an olsun hiç
geciktirmiyordu.
Bu güzel âdetini
bozmamıştı hiç o zât.
Nihâyet işittik ki, bu
kimse etmiş vefât.
Tabut, eller üstünde
gidiyordu ki, birden,
Okunmaya başladı “Ezân”
da minâreden.
Ne zaman ki müezzin, okudu
ilk tekbîri,
Tabut durdu havada,
gitmedi hiç ileri.
Hareketsiz bekledi ezân
bitene kadar.
Vaktâ ki ezân bitti,
yürüdü yine tekrar.)
|