|
21
- HARÂM, ATEŞ GİBİDİR
VEREN, AZÎZ OLUR
"Seyyid
Muhammed Sâlih", Hak âşığı bir kişi.
Her an
islâmiyyete hizmet idi tek işi.
Cömert ve
şefkatliydi etrâfındakilere.
"Dünyâ için"
kızdığı, görülmedi bir kere.
Derdi ki: (Şu
lâzımdır, insana önce esas:
Kuvvetli bir “Îmân”la,
riyâsız tam bir “İhlâs”.
Eğer bir
müslümânda, bu şeyler mevcut ise,
Mühim değil,
giydiği ayakkabı, elbise.
“Hazreti
Ömer”in de, üstündeki hırkası,
Eski olup, var
idi hem de bir çok yaması.)
Bir gün de
buyurdu ki: (Allah dostu kimseler,
Her zaman ve
her yerde, Allah'a şükrederler.
Nitekim biri
gelmiş, bir velînin yanına.
(Nasılsın?)
dediğinde, (İyiyim) demiş ona.
Adam demiş:
(Her kime sorsam ben bunu şâyet,
Herbiri,
bir derdinden eder hemen şikâyet.
Herkesi
bezdirmişken türlü derdi, mihneti,
Siz
şükrediyorsunuz, nedir bunun hikmeti?)
Buyurmuş ki:
(Kardeşim, şükür elhamdülillah.
Her türlü
nîmetleri, bahşetti bize Allah.
Biz, dünyâda
râhatlık aramayız ki zâten.
Dünyâ, mihnet
yeridir, râhat olmaz esâsen.
Mihneti,
kendimize zevk ettik biz bir defâ.
Aslâ
beklemiyoruz dünyâda zevk-ü safâ.
Gelse de
müslümâna, sıkıntı, dert ve mihnet,
Hiç şikâyet
etmeyip, bilir onu bir nîmet.)
Adam bunu
dinleyip, duygulanmış bir hayli.
Ve sormuş
merak ile o zâta şu suâli:
(Peki,
niçin huzûrsuz şimdi hıristiyânlar?
Hâlbuki
dünyâlıkta, ilerde bizden onlar.)
Buyurmuş:
(Elbet olmaz huzûr ve dirlikleri.
Çünkü “Almak”
üstüne kurulmuştur dinleri.
Bizde ise,
bilâkis “Vermek”tir esas olan.
Almak değil,
vermeyi düşünür her müslümân.
Onlar,
neş’elenirler bir şey elde edince.
Biz ise,
seviniriz başkasına verince.
Onlar, "Elde
etme"yi düşünürler dâimâ.
"Başkasına
verme"yi düşünürüz biz ama.
Müslümân,
almaktansa, “Vermeyi” kârlı bilir.
Çünkü bizde,
verenler kazanır sevap, ecir.
Veren el, alan
elden üstündür dînimizde.
Alan hakîr,
verense azîz olur hep bizde.
Hattâ bizim,
verecek olmasa bir şeyimiz,
Hiç olmazsa
tebessüm, “Güleryüz” gösteririz.
Alışık
olduğundan müslümân hep "Vermeye",
Ölürken,
rûhunu da kolay verir meleğe.
Hâlbuki hep "Almaya"
alışmışsa bir kişi,
Elinden bir
şey çıksa, üzülür, yanar içi.
Nitekim ömrü
bitip, eceli geldiği an,
Onun rûhu ve
canı, zor çıkar vücûdundan.)
|