|
38 - EBÜL ABBÂS-I MÜRSÎ (Rahmetullahi
Aleyh)
DEVRİNİN KUTBU İDİ
Bu velînin üstâdı, “Ebül
Hasan Şâzilî”,
Onun yetişmesine, gayret
etti bir hayli.
Sonra icâzet verip,
gönderdi “Endülüs”e.
Hidâyete kavuştu
sohbetiyle çok kimse.
Bir kişi anlatır ki, hem
de “Yahyâ” adında:
Bir müddet hizmet ettim
“Şâzilî”nin
yanında.
Sonradan, Endülüs’e
giderken bir iş için,
"Hazret-i Şâzilî"den
isteyip aldım izin.
Bana buyurdular ki:
“Git ama Endülüs’e,
Orada, “Ebül Abbâs” diye
vardır bir kimse.
Onun ile görüşüp,
hizmetine giresin.
O, yüksek makamlara
kavuşmuştur, bilesin.
Lâkin mütevâzıdır, çok
setr eder kendini.
Bunun için halk onun,
bilmezler kıymetini.”
Nihâyet yola çıkıp,
dağlar tepeler aştım.
Uzun bir yolculukla,
Endülüs’e ulaştım.
“Ebül Abbâs Mürsî”yi,
insanlardan sorarak,
Görüştüm kendisiyle,
huzûruna vararak.
Ben bir şey söylemeden,
buyurdu ki:
“Ey Yahyâ!
Sonsuz şükür eyle ki
Allahü teâlâya,
Zamanın kutb’u ile
görüşmüş oldun şu an.
Ve beni, senden önce
olmadı hiç tanıyan.
Hocam Ebül Hasen’in,
sana dediklerini,
Gizle ki, halk içinde
olmıyayım alenî.”
“Ebül Abbâs Mürsî”nin,
kerâmet ehli bir zât,
Olduğunda, sultânın
şüphesi vardı bizzât.
Bunu anlamak için,
yeltendi imtihâna.
Çağırdı bunun için
hizmetçiyi yanına.
Dedi:
“İki tavuk al ve önce
kes birini.
Ve boğmak sûretiyle,
öldür o diğerini.
Pişir o tavukları, aynı
kazan içinde.
Onları, bir tabağa koy
getir piştiğinde.”
Hizmetçi, tâlîmâtı
yerine getirdi tam.
Sonra “Ebül Abbâs”a
götürüp etti ikrâm.
Lâkin o, hizmetçinin,
bakarak suratına,
Buyurdu ki:
“Bunları, al götür
sultânına.
Zîrâ şu, boğularak necis
hâle gelmiştir.
Bu da, onun suyunda
pişerek pislenmiştir.”
Hizmetçi anlatınca
sultâna hâdiseyi,
Onun büyüklüğünü, anladı
gâyet iyi.
Bir gün de başka biri,
zâhiren bakıp ona,
Bu “Allah adamı”nı,
yeltendi imtihâna.
Bu maksatla evinde,
tertîb etti ziyâfet.
Ve onu, yemek için,
evine etti dâvet.
Lâkin helâl olduğu “Şüpheli”
bâzı taam,
Hazırlayıp, sofrada, bu
zâta etti ikrâm.
Lâkin o, bu yemeğin “Şüpheli”
olduğunu,
Anlayıp, kendisine
bildirdi hemen bunu.
Buyurdu ki:
“Bir yemek, şüpheli
olunca az,
Damarlarım kasılıp,
ederler beni îkâz.
Sizin bu taam dahî,
değildi temiz, helâl.
Yine damarlarımda hâsıl
oldu aynı hal.”
|