|
34 - EBÜL HÜSEYİN KURAFÎ (Rahmetullahi
Aleyh)
PÂDİŞÂH OLACAKSIN
“Ebül Hüseyn Kurafî”,
evliyâdan, büyük zât.
Yüzon
yaşında iken, eyledi
Hakka vuslat.
Tasavvufta, çok yüksek
makâma oldu vâsıl.
Her gün, çok kerâmetler
olurdu ondan hâsıl.
Allahü teâlâya ederdi
çok ibâdet.
Aslâ “Dünyâ malı”na
vermezdi ehemmiyet.
Herkesi doğru yola
erdirmekti gâyesi.
Bu yolda çalışmakla
geçti günü, gecesi.
Kendisini görmeye, bir “Derviş”
geldi bir gün.
Kaftanı eski olup,
yırtılmıştı büsbütün.
Fakirlikten, günlerce
hiç yemek yememişti.
Ve lâkin bu hâlini, ona
diyememişti.
O, bu fakir dervişin
yüzüne etti nazar.
Buyurdu ki:
“Alnında, bir mânâ var
âşikâr.
Yüzünden, şu müjdeyi
okurum ki ben şu an,
İlerde bir beldeye,
olursun büyük sultân.”
“Ebû Süleymân” idi
lakabı o dervişin.
O anda anlamadı esrârını
bu işin.
Lâkin o günden sonra,
yıllar geçti aradan.
Fas’taki bir bölgeye,
oldu "hâkim" ve "sultân".
Hem de adâletiyle
tanındı, oldu meşhur.
Güzel idâresiyle,
insanlar buldu huzûr.
Başka gün, kendisini
ziyâret etti biri.
O dahî fakir olup, “Bekâr”dı
çoktan beri.
Evlenmeye, kaç defâ
ettiyse de teşebbüs,
Ve lâkin evliliği,
etmemişti teessüs.
Zîrâ bulunmamıştı bir
kız ona münâsip.
Bu yüzden, olmamıştı
evlenmek ona nasîb.
Kurafî
hazretleri, bunun dahî
yüzüne,
Bakarak, şu müjdeyi
vermişti kendisine:
“Şimdi senin hakkında,
şöyle ki benim zannım,
Bir gün olur senin de,
iki çocuk, bir hanım.
Üç kişinin içinde
görürüm seni zîrâ.
Haydi git de, kendine,
münâsip zevce ara.”
Hakîkaten aynıyle vukû
buldu hâdisât.
Evlenip, iki çocuk
sâhibi oldu o zât.
Bir gün de, bir gemide
seyâhat ediyordu.
Yolculardan bâzısı,
gülüp eğleniyordu.
Nasîhat ettiyse de biraz
kendilerine,
Velâkin
dinlemeyip, devam
ettiler yine.
Ve hattâ tanımayıp onun
kim olduğunu,
Ellerini bağlayıp, suya
attılar onu.
Birazdan, namâz kılma
zamanı geldiğinde,
Baktılar, aynı kişi
namâz kılar yerinde.
Onu böyle görünce,
afalladılar birden.
Hem de ıslanmamıştı
elbisesi katiyyen.
Üzgün, pişmân olarak,
çok özür dilediler.
“Biz sizi tanımadık,
bağışlayın” dediler.
Bir gün de, “Tasavvuf”tan
sordular kendisine.
Buyurdu ki: “Hiç fırsat
vermemektir nefsine.
Bir “Allah adamı”nın,
giderek tam izinden,
“Dünyâ muhabbeti”ni
çıkarmaktır içinden.
Kendisinden daha çok,
gayriyi düşünmektir.
Allaha kulluk edip, dîne
hizmet etmektir.
Kimseye vermemektir
sıkıntı, zarar, ziyân.
İşte budur tasavvuf,
budur kâmil müslümân.” |