|
59 - İMÂM-I ÂZAM EBÛ
HANÎFE
(Rahmetullahi Aleyh)
TEREYAĞI,
FISTIK, BÂDEM
Bir kimse var
idi ki, o, “Ebû Hanîfe”ye,
Zarar vermek
isterdi, düşmanlık olsun diye.
Bir de
bahçesi vardı akarsu kenarında.
Ve rengârenk
çiçekler açmıştı her yanında.
O bir gün, bu
bahçede tertîb etti ziyâfet.
Onu,
talebesiyle yemeğe etti dâvet.
"İmâm"
kabûl eyledi onun bu teklîfini.
Lâkin
talebesine, yaptı şu tembîhini:
(Ben yemek
yemedikçe, siz dahî yemeyiniz.
Ne yaparsam,
siz aynen beni tâkîb ediniz.)
Sonra, teşrîf
ettiler o zâtın hânesine.
O, güzel
karşılayıp, yer gösterdi hepsine.
Lâkin "İmâm",
hemence oturmadı sofraya.
El yıkamak
üzere, yürüdü akar suya.
Talebeleri
dahî, onu tâkîb ettiler.
“Bakalım
ki, bu işte ne hikmet var?” dediler.
Biraz ağırdan
alıp, dönünce hep geriye,
Rastladılar
orada, "kıvranan bir kedi"ye.
Meğer "Zehirli"
imiş yemeği o kişinin.
Kıvranıp öldü
kedi, ondan yediği için.
Bir de,
talebesinden “Ebû Yûsüf” nakleder:
Ben, küçük
çocuk iken, âniden öldü peder.
Terzilik
san'atını, öğretsin bana diye,
Annem, beni
alarak götürdü bir terziye.
Düşündüm: “Neme
gerek, bu terzilik mesleği?
Ben, asıl
istiyorum dînimi öğrenmeyi.”
O terziyi
bırakıp, "İmâm"a gittim hemen.
Dedim: (İslâmiyyeti
öğretin bana lütfen.)
O da kabûl
edince, girdim tam hizmetine.
Kavuştum bu
sâyede, çok yüksek himmetine.
Annem, sonra
gelerek o medreseye kadar,
O terziye
götürmek istedi beni tekrar.
Hocama da
dedi ki: (Bu çocuk, bir yetimdir.
O, burada ne
yapar, ona ne öğretilir?)
Buyurdu: (Yanlış
bir şey gelmesin hiç kalbine.
Hiç düşünme
onu sen, bırak kendi hâline.
O, burda
tereyağı, fıstık ve bâdem yiyor.
Ve bunlar
nasıl yenir, onları öğreniyor.)
Yıllar sonra
nihâyet, Bağdat’ta “Kadı” oldum.
Sultân Hârun
Reşîd’le, bir gün yemek yiyordum.
Sofraya,
tereyağı, fıstık, bâdem gelince,
Ben, gayri
ihtiyârî gülümsedim hemence.
Ne için
güldüğümü sorunca sultân bana,
Olan bu
hâdiseyi, naklettim aynen ona.
Dedi:
(O, ne kâmil bir zât imiş hakîkaten.
Seneler
sonrasını, görmüş o tâ o günden.
Halkın, baş
gözü ile göremediklerini,
O, gönül gözü
ile görürdü herbirini.)
|