|
37 - BEHÂÜDDÎN-İ BUHÂRÎ (Kuddise
Sirruh)
NAMÂZDAN ZEVK ALMAK
Bir gün “Melik Hüseyin”,
çok büyük bir ziyâfet,
Hazırlayıp, onu da
yemeğe etti dâvet.
"Behâeddîn Buhârî",
teşrîf etti biriyle.
Lâkin o yemeklerden,
yemedi lokma bile.
Buna, Melik Hüseyin
üzüldü bî ihtiyâr.
Düşündü ki:
“Acabâ ne için
yemiyorlar?”
Arz etti ki: (Efendim,
sofradaki yemekler,
Şahsî malımdan olup,
helâl ve temizdirler.
Rahatça yiyiniz ki,
hepsi de helâl taam.
Aslâ karışmamıştır
içlerine tek haram.)
Behâeddîn Buhârî buyurdu
ki:
(Ey oğlum!
Yemeklerin hepsi de
helâldir, biliyorum.
Ve lâkin bu Hirat’ın çok
fakir ve açları,
Var ki, tek bir lokmaya
vardır ihtiyâçları.
Böyleyken, biz burada,
bu çeşitli ve lezîz,
Yemekleri, rahatça nasıl
yiyebiliriz?)
Bir gün de buyurdu ki:
(Gadap ve kerâhetle,
Pişirilen yemekte, "zulmet"
olur gâyetle.
Hem böyle taamlarda,
olmaz hayır, bereket.
Şifâ değil, bilâkis
olurlar "dert" ve
"illet".
Yâni böyle yemeği, her
kim ki yerse eğer,
Ondan, hep zuhûr eder
fenâ, kötü fiiller.
Hiç gaflete dalmadan,
“Allah”ı düşünerek,
“Neş'e” ve “Sevinç”
ile yapılırsa bir yemek,
Hayırlı, bereketli olmuş
olur bu defâ.
Ve ondan yiyenlere, olur
"şifâ" ve "devâ".
İnsanların işinde,
olursa hatâ, kusur,
"Şüpheli yemekler"den
mutlaka hâsıl olur.
Yine ibâdetlerden,
mânevî lezzet almak,
Bilhassa namâzları, huşû
içinde kılmak,
Yâni tam varabilmek,
onun ulvî zevkine,
“Helâl lokma”
yemeğe bağlıdır bu da
yine.
Kâfî değil yemeğin
helâlinden olması.
Lâzımdır “Âgâh halde”
onun hazırlanması.
Yâni Hak teâlâyı, kalben
hâtırlıyarak,
"Gadaplı" ve "Öfkeli"
bir halde olmıyarak,
Seve seve, zevk ile
pişirilirse eğer,
Görürler faydasını, o
yemekten yiyenler.
Ayrıca, yemenin de usûlü
vardır yine.
Tam dikkat etmelidir, "yemek
edebleri"ne.
Allahü teâlânın
huzûrundaymış gibi,
Oturup, âdâbıyla
yemelidir yemeği.
Kim yemekte bunlara,
ederse tam riâyet,
Kıldığı namâzlardan,
alır bir "tad" ve
"lezzet".
Ve her kim de yer ise,
şüpheli, haram taam,
Ve yemek âdâbına riâyet
etmezse tam,
Kıldığı namâzlardan,
alamaz mânevî tad.
Elbette kendindedir, bu
kusur ve kabâhat. |