|
35 - AHMET MEKKÎ EFENDİ
(Rahmetullahi Aleyh)
ÇOK ŞEFKATLİ İDİ
"Ahmet
Mekkî Efendi", gizlese de kendini.
Bu fakîr,
çok görürdüm onun kerâmetini.
Çalışırdım
yanında, zîrâ kâtip olarak.
Aldım çok
duâsını, hizmetini yaparak.
O günlerde
bir mektup geldi ebeveynimden.
Yazmışlar
ki: (Ey oğlum, ayrıl memuriyetten.
Çünkü
hem okuyorsun, hem de çalışıyorsun.
Bu hâlde
çok yorulur, sonra hasta olursun.)
Peder ve
vâlidemin isteği üzerine,
Söyledim
vaziyeti aynı gün kendisine.
O, buna çok
üzülüp, oldu çok müteellim.
Buyurdu: (Ayrılmana
rızâm yok ama benim.)
Arz ettim
ki: (Ben dahî, istemem bunu aslâ.
Ve lâkin
annem babam, istiyorlar ısrârla.)
Fakat o
büyük insan, o sâhib-i kerâmet,
Hiç râzı
olmadı ve demedi yine (Evet.)
Bıraktım
müftülüğü, buna rağmen yine ben.
Lâkin o
arıyordu, beni mütemâdiyen.
Bir ay
tamâm olunca, teşrîf etti evime.
O ayki
maaşımı tutuşturdu elime.
Ben, ikinci
ay dahî, gitmedim hiç yanına.
O, yine
maaşımı getirip verdi bana.
Onun temiz
kalbine mâlum olmuş bir şeyler.
O şeyin
zuhûrunu bekliyormuş o meğer.
Hakîkaten
iki ay geçmişti ki aradan,
Bir mektup
daha geldi, o günlerde babamdan.
Yazıyordu:
(Mâdem ki büyük zâtmış o kişi,
Devâm et
hizmetine, bırakma sakın işi.)
Mektûbu
okuyunca, sevindim için için.
Lâkin geçti
iki ay üzerinden bu işin.
Mahcûbiyet
içinde, düşündüm ki o sıra:
“Şimdi
ben, hangi yüzle giderim o huzûra?"
Bana, (Ayrılma!)
diye, etmişti çünki ısrâr.
Ne yüzle
huzûruna giderdim şimdi tekrar?
Lâkin o,
bizim gibi "basit insan" değildi.
Resûl’ün
ahlâkıyle süslü ve zîynetliydi.
Allah için
sevinir, kızardı Allah için.
Ve hiçbir
hareketi, olmazdı fenâ, çirkin.
Velhâsıl
Müftülüğe geri geldim ben tekrar.
Düşünürdüm:
“Acabâ beni nasıl karşılar?”
Mahcûb bir
vaziyette, içeri girdiğimde,
Kalktı
Müftî Efendi, otururken yerinde.
Sevgiyle
kucakladı fakîri, pek de içten.
Yüzü, sanki
“Ay” gibi parladı bu sevinçten.
Dedi:
(Abdüllatif'in gelmesi şerefine,
Haydi
kalkın, gidelim hep öğlen yemeğine.)
O gün öyle
sevinip, neş’elendi ki gâyet,
Personelin
hepsine, verdi büyük ziyâfet.
|