|
33
- SEYYİD FEHÎM EFENDİ
(Kuddise Sirruh)
HOCASI AYAĞA KALKTI
Bir gün "Seyyid
Fehîm"in talebesinden olan,
Abdülhakîm
Efendi, Arvas’a oldu revân.
Maksadı,
üstâdını eylemekti ziyâret.
"Başkale"den,
at ile çıkıp geldi nihâyet.
Ve lâkin "Seyyid
Fehîm" onu gördüğü vakit,
Buyurdu ki:
(Hiç durma, acele Hoşab’a git.)
Hocasının
emrine, derhal “Peki” diyerek,
Dönüp
gitti, hiçbir şey suâl eylemiyerek.
Sâdece yine
onun bir tâlîmâtı ile,
Atını
değiştirip, gitti başka at ile.
Ve yolda
düşündü ki: “Bu büyüklerin, elhak,
Her
yaptığı işleri, hikmetlidir muhakkak.
Hoşab’a
gitmemin de, elbet vardır hikmeti.
Gidince
araştırır, anlarım vaziyeti.”
Biraz sonra
"Hoşab"a vâsıl oldu nihâyet.
Gördü ki,
ağa, halka verecek bir ziyâfet.
Daha
araştırınca, öğrendi ki şunları:
Ağanın damı
çökmüş ve ölmüş koyunları.
Yirmi koyun
ölerek, "Leş" olunca bir anda,
Şöyle plân
düşünmüş, o insâfsız ağa da:
“Hakîkat-ı
ahvâli herkesten gizliyeyim,
O etlerle,
şu halka bir ziyâfet vereyim.
Mırdar
olduklarını nereden bilecekler.
Ziyâfet var
deyince, severek yiyecekler.
Hem
değerlenmiş olur, leş olan koyunlarım.
Hem de
halkın içinde, çoğalır îtibârım.”
O böyle
düşünerek, yüzdürmüş o leşleri.
Ve pişirmek
üzere, yaktırmış ateşleri.
Henüz halk
toplanmadan ağanın dâvetine,
"Abdülhakîm
Efendi" geldi vak’a yerine.
Vaziyete el
koyup, toplattı o etleri.
Ve Hoşab
deresine döktürdü yemekleri.
Yaptığı
hîleyi de, anlatıp zaptiyeye,
Attırdı o
ağayı, derhal hapishâneye.
"Hoşab"a
gelmesinin anlaşıldı hikmeti.
İşte "Seyyid
Fehîm"in o günki kerâmeti.
Bir de "Ali
Efendi" diye Müks’lü bir zât,
Şöyle bir
hâdiseyi anlattı kendi bizzât:
"Seyyid
Fehîm Efendi", üstâdını görmeye,
"Arvas"tan,
zaman zaman gidiyordu "Nehri"ye.
Yine bir
defâsında, Nehri’ye gitti bir gün.
Girip
huzûrlarına oturdu o büyüğün.
Ve lâkin
Seyyid Fehîm, girer girmez odaya,
Üstâdı "Seyyid
Tâhâ" hemen kalktı ayağa.
Bir başka
talebe de, odada vardı yine.
Üstâdının
kalkması, gitti çok garibine.
Zîrâ Seyyid
Fehîm’in, küçüktü yaşı daha.
Hocası
oluyordu onun hem "Seyyid Tâhâ".
O böyle
düşünürken, Seyyid Tâhâ o zaman,
Buyurdu ki:
(Ey filan, öyleyse kalk da şu an,
Koltuğunun altından, bir bak Seyyid Fehîm’in.
Sonra
haber ver bize, ne görüyor gözlerin?)
(Peki!)
deyip yapınca, üstâdının emrini,
Gördü kolu
altından, "Cennet nîmetleri"ni.
Öyle
düşündüğüne pişmân olup bin defâ,
Böyle
yanlış bir fikre, saplanmadı bir daha.
|