|
32
- SEYYİD ABDÜLHAKÎM
EFENDİ
(Kuddise Sirruh)
O, İHSÂN-I İLÂHÎYDİ
Sülâle-i
Resûlden, "Abdülhakîm Efendi",
Son asırda
yetişen büyük âlimlerdendi.
İlmiyle
âmil olup, “Büyük velî” idi hem.
Onu
anlatmak için, âciz kalır bu kalem.
Binsekizyüz
altmışdört mîlâdî senesinde,
Doğmuştur "Van"
şehrinin, "Başkale" ilçesinde.
"Seyyid
Fehîm Efendi" idi ki hem üstâdı,
Yanında
ikmâl etti, her iki tedrîsâtı.
Hem zâhir,
hem bâtında yetişerek nihâyet,
Her iki
ilimde de, aldı mutlak icâzet.
Tam
yirmidokuz sene kalarak "Başkale"de,
Yanında çok âlimler yetişti fevkalâde.
Çok güzel
sîmâlı ve buğday benizli idi.
Alnı geniş
ve açık, nûrlu ve sevimliydi.
Kaşları,
hilâl gibi kabarıktı ve ince.
Nûr bakışlı
gözleri, görünürdü irice.
Yüzü,
zaifçe olup, iri yapılı idi.
Hürmet
telkin edici bir vakar sâhibiydi.
Her hâli,
muvâfıktı aynen islâmiyyete.
Varlığı,
bir “İhsân-ı ilâhî”ydi millete.
Çok
mütevâzı olup, “Ben” demezdi o aslâ.
Derdi: (Dâhil
değiliz biz elbette hesâba.)
Halbuki her
ilimde derin bir deryâ idi.
Hem dahî
tasavvufta, büyük "Evliyâ" idi.
Bir çok fen
adamları, hattâ profesörler,
Çözülmez
sandıkları çetin, zor mes'eleler,
Olunca,
sormak için gelirlerdi dersine.
Tam vâkıf
olurlardı o şeylerin hepsine.
Hattâ suâl
etmeden ona müşkillerini,
Öğrenip
giderlerdi, suâllerin hepsini.
Kerâmet
göstermekten kaçındı ömründe hep.
Zîrâ Hak
teâlâdan ederdi hayâ, edeb.
Onda,
Resûlullahın güzel ahlâkı vardı.
Sanki o, o
devirden bu güne yâdigârdı.
Resûlullahtan gelen o "Nûr"lar, aynen yine,
Onun kalp
aynasından, aksederdi ehline.
Misâfiri
çok sever, ziyârete giderdi.
Dostların
dâvetine, hep icâbet ederdi.
İstanbulda
vardır ki, en büyük "üç evliyâ",
Onları
ziyârete giderdi ekseriyâ.
“Murâd-ı
Münzâvî” ve “Mehmed Emîn Tokâdî”,
Bir de
Zeynep Kâmil’de “Abdülfettâh-i Akrî.”
Bu
kabirlere gidip, ruhlarına okurdu.
Ve rûhânî
olarak, onlarla konuşurdu.
“Abdulkâdir
Geylânî” ile de konuşarak,
Alırdı
cevâbını, bir çok şeyler sorarak.
Derdi: (Kaçırmaktansa
tek bir vakit namâzı,
Ölmek
daha iyidir, budur işin esâsı.
Bir
velî, hiç “Ben” demez, söylemez aslâ bunu.
Zîrâ
söylemek için, bulamaz mevzûunu.)
İstanbulda,
çeşitli câmilere giderek,
İnsanlara "Îmân"ı
anlattı va’z ederek.
Derdi ki: (Hak
teâlâ, bir kula îmân verdi,
Onu
verdikten sonra, ne ki ona vermedi?
Ve
Allah, bir kula ki îmânı vermemiştir,
O
olmadıktan sonra, ne ki ona vermiştir?)
|