|
28
- HAMÎD-İ AKSARÂYÎ
(Rahmetullahi Aleyh)
FIRIN VE ÇÖMLEK
"Hamîd-i
Aksarâyî", Kayseri’de bir ara,
İlim,
hikmet saçarken ordaki insanlara,
Bir gün,
talebesinden, yanına bir kimseyi,
Çağırıp,
kendisine verdi şu vazîfeyi:
(Ankara’da iyi bir âlim var, adı Nûmân.
Onu
bulup, buraya dâvet eyle, git hemân.)
Gitti o gün
talebe, Ankara beldesine.
Hocasının
emrini bildirdi kendisine.
Zâhirî
ilimleri tahsîl eden bu "Nûmân",
Dâveti
kabûl edip, çok memnun oldu bundan.
İkisi
berâberce, dönerken Kayseri’ye,
"Nûmân"
merak ederdi: "Çağıran kimdir?" diye
"Kurbân
Bayrâmı" günü, erişti huzûruna.
Bu yüzden,
mübârek zât "Bayrâm" demişti ona.
Bu "Nûmân",
görür görmez "Hâce Hamîdeddîn"i,
Anladı
ilimdeki yüksek hamiyyetini.
Hâce
Hamîdeddîn'in huzûrunda bu "Nûmân",
Yetişip, "Hacı
Bayrâm-ı velî" oldu sonradan.
Mânevî bir
emirle, "hazreti Hamîd" yine,
Tebrîz'e ve
sonra da geldi Bursa iline.
Bursa’da,
kendisini gizledi insanlardan.
"Halk"
içinde "Hak" ile bulunurdu her zaman.
Dağlardan
odununu getirip merkebiyle,
Yakıp
kızdırıyordu, fırını böylelikle.
Bir ekmek
küfesine doldurup somunları,
"Somun!
Somun!" diyerek satıyordu onları.
O, her
sabah küfeyle satışa çıktığında,
İnsanlar,
ekmeğini kapışırdı ânında.
Zîrâ onun
sattığı ekmeklerin lezzeti,
Daha bir
başka idi, bilinmezdi hikmeti.
"Somun!
somun!" diyerek dolaştığı için de,
"Somuncu
baba" diye, tanındı halk içinde.
Bir gün
"Somuncu baba", çıkıyorken fırından,
Pâdişâhın
dâmâdı, esseyyid "Emîr Sultân",
Elinde bir
çömlekle girerek içeriye,
Ondan ricâ
etmişti (Bunu pişirin) diye.
"Peki"deyip,
çömleği alıp sürdü fırına.
Hemen sonra
çıkarıp, verdi Emîr Sultâna.
Lâkin Emîr
şaşırdı çok çabuk piştiğine.
Merakla
eğilerek, baktı fırın içine.
Gördü ki,
fırınında ateşten yoktur eser.
Anladı ki
bu kişi, büyük "Velî"ymiş meğer.
|