|
26
- EMÎR SULTÂN
(Rahmetullahi Aleyh)
BEN DE SEYYİDİM
Ne zaman ki
babası, göçünce bu dünyâdan,
Çıktı "Emîr
Buhârî", genç yaşta Buhârâ’dan.
Geldi Hac
mevsiminde, hacılarla Mekke'ye.
Haccı edâ
eyleyip, yöneldi Medîne'ye.
Ceddini
ziyârete geldiyse de o, ancak,
Müsâit, boş
bir oda bulamadı kalacak.
Birinden
işitti ki: (Şurada var bir oda
Seyyid
olanlar için ayrılmış lâkin o da.)
Kalkıp
gitti ise de, lâkin vazîfeliler,
(Bu
oda, seyyidlere ayrılmıştır!) dediler.
Emîr Sultân
dedi ki: (Yok kalacak bir yerim.
Hem
sonra biliniz ki, ben de seyyidlerdenim.)
Dediler ki:
(Kim bilir senin seyyidliğini?
İsbât etmen
gerekir bize sen kimliğini.)
Dedi ki:
(Buralarda olmaz beni tanıyan.
Zîrâ
ben, bugün geldim buraya Buhârâ’dan.
Lâkin
istiyorsanız, Resûlün türbesine,
Girip
selâm verelim hepimiz kendisine.
Kime
cevap verirse eğer Peygamberimiz,
Onun
seyyid olduğu, anlaşılsın şüphesiz.)
“Çok garip
bir iddiâ” diyerek o kimseler,
Yüzlerini,
"Ravda"ya döndürdüler bu sefer.
(Esselâmü
aleyke yâ ceddî!) dedi hepsi.
Lâkin
işitmediler Ravda’dan cevap sesi.
Sıra, "Emîr
Sultân"a gelmişti ki, o anda,
(Esselâmü
aleyke yâ ceddî!) dedi o da.
Bizzât
cevap verdiler selâma "Fahr-i âlem".
Resûlün bu
sesini, işitti cümlesi hem.
(İstediğin
odada kalabilirsin) diye,
İltifât
eylediler o zaman bu "Velî"ye.
Sonra Emîr
Buhârî, yerleşti bir odaya.
Ziyâret
ediyordu ceddini doya doya.
O, düşünür
idi ki, hep burada kalmayı,
Gördü bir
gün rüyâda, "Resûl-i kibriyâ"yı.
"Hazreti
Alî" ile dururlardı yan yana.
O da gidip,
edeble diz çöktü yanlarına.
Ona,
hazreti Alî buyurdu ki: (Ey oğlum!
Şimdi sana
mühim bir vazîfe veriyorum.
Ceddin
Resûlullahın dînini teblîğ için,
Rum
diyârına git ki, budur o mühim işin.
Önünde
ilerliyen, "Üç kandil" belirecek.
Onları
tâkip et ki, sana yol gösterecek.
O
kandiller, nerede dururlarsa, dur ve in.
Gitme daha
ileri, oradır irşâd yerin.)
Emîr
Sultân, uyandı ve (Hayırdır inşallah!)
Diyerek
hazırlanıp, yola çıktı o sabah.
"Üç
kandil"i tâkiben, geldi "Bursa"ya kadar,
Kandiller
kaybolunca, o yerde kıldı karar.
|