|
29 - SELMÂN-I FÂRİSÎ
(Radıyallahü Anh)
BİZ YOLCUYUZ
"Selmân-ı
Fârisî"nin bu "Dünyâ"ya sevgisi,
Aslâ
olmadığından, eskiydi elbisesi.
Medâyin'de
vâliyken, bir yabancı gelmişti.
Onu böyle
görünce, bir "Hamal" zannetmişti.
Yanında,
incir dolu çuvalı göstererek,
(Al şunu
taşı!) dedi, hem de emir vererek.
Yüklendi o
çuvalı, hiç îtirâz etmeden.
Başladı
taşımaya hiçbir şey söylemeden.
Görenler, o
adama dediler: (Sen e yaptın?
O, burada
vâlidir, herhâlde tanımadın.)
Adam dedi: (Efendim,
affedin bendenizi.
Yabancı
olduğumdan tanımadım hiç sizi.)
Lâkin o,
çuvalını indirmedi sırtından.
Götürdü eve
kadar o adamın ardından.
Bu zât
buyuruyor ki: (Üç şey beni ağlatır.
Biri,
Resûlullahın vefât ayrılığıdır.
Mahşerde
hâlim acep nasıldır, bilmiyorum.
Bunu
bilmediğimden, devamlı ağlıyorum.
Bilmiyorum
hesaptan sonra olan hâlimi.
Cennete mi
giderim, yoksa Cehenneme mi?)
Dünyâya zerre
kadar rağbet göstermiyordu.
Yoruluncaya
kadar ibâdet ediyordu.
Birazcık
dinlenince, derdi kendi kendine:
(Dinlendin,
yeter artık, başla ibâdetine.)
Geceleri,
evinde ibâdet yapardı hep.
Allah ve
Resûlü'nden ederdi hayâ, edeb.
Öyle dalmış
idi ki Resûl'ün sevgisine,
Hiç tatlı
gelmiyordu başka şey kendisine.
"Kinde"
kabîlesinden bir kızla evlenmişti.
Evlendiği
hanımın hânesine gelmişti.
Baktı ki
duvarlarda türlü zînet ve süsler.
Dedi: (Ancak
Kâbeye yakışır bu zînetler.)
Daha sonra
gördü ki, evinde çok eşyâ var.
Hanımına
sordu ki: (Kimindir bu eşyâlar?)
(Bize âit)
deyince, dedi: (Yolculuktayız.
Yolcuya lâzım
olan kadar olsun malımız.)
Sonra kalktı
namâza, çok ibâdet eyledi.
Ağlayıp,
gözyaşıyla Rabbine duâ etti.
Bir Cumâ günü
idi, vâliyken Medâyin'de,
Hutbe okuyor
idi o Cumâ minberinde.
"Selmân-ı
Fârisî"nin sırtındaki hırkası,
Eski olup,
var idi hem de iki yaması.
Sonra maaş
verildi beytülmâldan kendine.
Dağıtırdı
hepsini halkın fakîrlerine.
Tavanı
bulunmayan bir evde yaşıyordu.
Bir yöne
güneş gelse, gölgeye kaçıyordu.
Bu büyük
sahâbînin hürmetine ilâhî!
Yüksek
şefâatine kavuştur bizi dahî.
|