|
12 - BİLÂL-İ HABEŞÎ
(Radıyallahü Anh)
NE İÇİN OYNUYORSUN?
“Ahmet
Mekkî Efendi” buyurdu ki: (Aman hâ!
Sakın gaflet
edip de, girmeyin bir günâha.
Her işi, dîne
uygun yapın ki siz muhakkak,
Zîrâ hesap
soracak her işten cenâb-ı Hak.)
Bir gün de
buyurdu ki: (Âlimleri eğer biz,
Tanımamış
olsaydık, ne olurdu hâlimiz?
Onların
kitâbını okumak sûretiyle,
İslâmın
ahkâmını, öğrendik bilvesîle.
Ayırdık
bu sâyede hakkı, bâtıl olandan.
Dünyâda büyük
nîmet, var mıdır daha bundan?
“Küfür”den
kurtardılar bizleri o kitaplar.
Yoksa sonsuz
azâba olacaktık giriftâr.
Âlimler
buyurdu ki: "Eğer mü'min kimseler,
Cennette
verilecek nîmetleri bilseler,
Yâni
amellerine karşılık, Rabbimizin,
Vereceği
nîmeti, etseler biraz tahmîn,
O an,
kendilerini unuturlar neş’eden.
Sokakta
oynarlardı, hiç bir şey düşünmeden.”
Nitekim
sahâbeden, "Bilâl-i Habeşî" de,
Oynamaya
başladı, bir gün mescit içinde.
“Hazret-i
Ömer” görüp, buyurdu ki: (Yâ Bilâl!
Hiç mescidin
içinde oynanır mı, ne bu hâl?)
O ise
oynamaya yine devâm ederek,
Ve Resûl-i
zîşânı işâret eyliyerek,
Buyurdu ki:
(Mescidin sâhibi oradadır.
Bana mâni
olmaya, sırf Onun hakkı vardır.)
Hazret-i Ömer
Fârûk şaşırdı buna daha.
Hemen gidip
arz etti bunu Resûlullah'a.
Çağırdı
Resûlullah “Bilâl-i Habeşî”yi.
Ve suâl
eyleyince kendisinden bu şeyi,
Dedi: (Yâ
Resûlallah, neş'eden oynuyorum.
Rabbime, bir
şey için teşekkür ediyorum.)
Çünkü Allah,
herşeyi sana ihsân eyledi.
Velâkin
bir şey var ki, onu sana vermedi.)
(O nedir?)
buyurunca, dedi ki: (Hidâyettir.
İnsanların
kalbine, îmân nûru vermektir.
Bu, elinde
olsaydı, ederdi herkes îmân.
Hep müslümân
olurdu bilcümle Arabistân.
Hem önce,
“Akrabân”ı getirirdin îmâna.
Onlardan,
sıra bile gelmezdi belki bana.
Senin
akrabâların seni inkâr ederken,
Ben sana îmân
ettim, bir Habeşî köleyken.
Senin vâsıtan
ile inandım, seni sevdim.
Bu “Habeşli
Bilâl”e bahşetti bunu Rabbim.
Bu, O’nun
ihsânıdır, şükür elhamdülillah.
Bu yüzden
oynuyorum işte yâ Resûlallah.)
|