|
02 - HATÎCETÜL KÜBRÂ
(Radıyallahü Anhâ)
GİR ONUN
HİZMETİNE
“Hazret-i
Hatîce”nin, Şam'a gidecek olan,
Ticâret
kervanı da hazırlanmıştı o an.
"Meysere"
adındaki kölesini, o bizzât,
Çağırıp,
kendisine verdi şöyle tâlîmât:
(Kervan,
Mekke içinde başlayınca sefere,
Devenin
yularını, teslîm et o Server’e.
Lâkin tam
ayrılınca kervan Mekke şehrinden,
Al devenin
ipini, Muhammed’in elinden.
Kendini, o
Server'in hizmetkârı bil o an.
Ve sakın bir
iş yapma, Ondan izin almadan.
Onu, her
tehlikeden koruyabilmek için,
Canını
esirgeme, budur senin ilk işin.
Fazla
oyalanmadan dönün tam zamanında.
Ki, mahcup
olmıyalım benî Hâşim katında.
Eğer
dediklerimi aynen îfâ edersen,
Seni âzâd
eder ve veririm ne istersen.)
Târihî büyük
kervan, hazırlandı nihâyet.
Sefere çıkmak
için edecekti hareket.
O ara Mekke
halkı, büyük kalabalıklar,
Hâlinde kadın
erkek, hem de genç ve ihtiyar,
Kimi seyir,
kimi de yolcu etmek üzere,
Akın akın
gelerek, toplanmıştı o yere.
“Resûlullah”ın
dahî bütün akrabâları,
Yâni benî
Hâşim'in mûteber sîmâları,
Onu
uğurlamaya gelmişlerdi o yere.
Lâkin Onu
görünce, boğuldular kedere.
O an “Ebû
Tâlib”in ihtiyarı, elinden,
Giderek,
gözyaşları boşandı gözlerinden.
“Hazret-i
Âtike” de gördü ki o Server’i,
Giyinmiş
üzerine hizmet elbiseleri.
Devenin ipini
de, almış nûrlu eline.
Bekliyor,
gitmek için yâd gurbet ellerine.
O anda,
dizlerinin bağı çözülüverdi.
Gözyaşları
içinde ağlayıp feryâd etti.
Ve (Ey
Abdülmuttalip, ey Abdullah, uyanın!
Kalkın da, şu
Server’in hâline bir an bakın!)
Bunu
işitenlerin hepsi de ağlaştılar.
Gökteki
melekler de, bu hâle çok şaştılar.
Yeryüzünde
ağlıyan halk gibi, onlar dahî,
Ağlayıp,
şöyle niyâz ettiler: (Yâ ilâhî!
Bu, senin çok
sevdiğin, seçtiğin Muhammed'dir.
Ona "Habîbim"
dedin ve lâkin bu hâl nedir?)
Hak teâlâ
buyurdu: (Ey benim meleklerim!
Evet O “Habîbim”dir,
en çok Onu severim.
Fakat siz
bilmezsiniz muhabbetin sırrını.
Aslâ
çözemezsiniz bu işin esrârını.
Bu, öyle
makâmdır ki, kimse vâkıf olamaz.
Öyle gizli
iştir ki, kimse bir şey anlamaz.)
|