|
04 - HAZRET-İ ALÎ
(Radıyallahü Anh)
BENİ ONA KAVUŞTUR!
“Alî bin ebî
Tâlip”,
henüz vefât etmeden,
Hasan ve Hüseyine vasiyyet etti hemen.
Vaktâ ki göç eyledi, âhiret âlemine,
Vasiyyeti, ayniyle getirdiler yerine.
Oğulları, geriye dönerken kabristandan,
Bir "garip" gördüler ki, ediyor âh-ü figân.
Şaşırıp o kimsenin bu acıklı hâline,
Niçin ağladığını sordular kendisine.
Dedi ki: (Ey azîzler, garibim, üzüntüm çok.
Lâkin bu üzüntümü, paylaşacak kimse yok.)
Dediler ki:
(Ey kişi, bu zamana kadarki,
Üzüntünü, kiminle paylaşıyordun peki?)
Dedi ki: (Bir
senedir, bir kimse geliyordu.
Bütün ihtiyâcımı, o îfâ ediyordu.
Velâkin iki gündür, gelmedi bana o zât.
Üzüntüm işte budur, kimseler bilmez fakat.)
Dediler:
(O dediğin kimsenin ismi neydi?)
Dedi ki: (Bilmiyorum, ben sordum, söylemedi.
Derdi ki: “Allah için, ben hizmet ediyorum.
Mükâfâtını ise, Rabbimden bekliyorum.”)
Fakîre
sordular ki yine Hasan, Hüseyin:
(Şemâili nasıldı dediğin o kimsenin?)
Dedi ki: (Ben âmâyım, bu yüzden bilmem onu.
Bilirim fakat onun, çok yüksek olduğunu.
Zîrâ o, devâm üzre Rabbini anıyordu.
Zikrine, melekler de iştirak ediyordu.
Bunu ben, hislerimle çok iyi anlıyordum.
Bu dünyâ gözüyle de, görmeyi istiyordum.
Çok zaman benim ile berâber durduğuna,
Memnûn olduğunu da, söylerdi hattâ bana.
Hep derdi ki: “Fakîrler, fakîrlerle
oturur.
Garip de, gariplerle oturup râhat olur.”)
O böyle
başlayınca bunları anlatmaya,
Hasan ile Hüseyin, başladı ağlamaya.
Ve: (Senin bahsettiğin ahlâk ve alâmetler,
Aliyyül Mürtezâ'da, aynen vardır) dediler.
Fakîr, heyecânlanıp dedi ki: (Öyle ise,
Onu tanıyorsunuz, ne oldu o kimseye?)
Vefât
eylediğini, söyledikleri zaman,
O fakîr, ağlayarak eyledi âh-ü figân.
Dedi: (Resûlullahın, yüksek hâtırı için,
Beni, kabri başına götürün o kişinin.)
Onlar, çok
acıyarak o fakîrin hâline,
Alıp, babalarının, götürdüler kabrine.
Fakîr, mezar başında, dedi ki: (Yâ
ilâhî!
Bu kabir sâhibine kavuştur beni dahî.)
Kabûl etti
Rabbimiz, onun bu arzûsunu.
Onun kabri başında, teslim etti rûhunu.
|