|
04 - HAZRET-İ ALÎ
(Radıyallahü Anh)
DÜNYÂYA GELDİĞİ GÜN
Şöyle
nakledilir ki Câbir bin Abdullah'tan:
Eshâb suâl ettiler, birgün Resûlullahtan.
Dediler ki: (Alî'nin, dünyâya gelmesiyle,
İlgili bir mâlûmât verir misiniz bize?)
Buyurdu: Hak
teâlâ, dünyâyı yaratmadan,
Alî'yle ikimizi, yarattı aynı "Nûr"dan.
Allahın huzûrunda, onu tesbîh ederdik.
Bir sulb'den bir rahim'e, birlikte nakledildik.
Ben, Abdülmuttalîp'ten, “Abdullah”ın sulbüne,
O da, "Ebû Tâlib"in sulbüne geçti yine.
Abdullah'ın sulbünden, “Âmine”ye geçtim ben,
Alî de, “Fâtıma”ya geçti Ebû Tâlip'ten.
O gece, tam bin kişi, hepsi rüyâlarında,
(Bu doğan kimdir?) diye, işittiler bir nidâ.
Buna cevap olarak, şöyle ses işitildi:
(Alî bin ebî Tâlip, dünyâya teşrîf
etti.)
Zelzele oldu
o gün Mekke'de birdenbire.
Putlar, yüzü üzeri devrildiler hep yere.
Mekke halkı, bu hâlden endîşe eylediler.
(Bu gece, fevkalâde hâdise var) dediler.
O esnâda, şöyle bir nidâ geldi gâibten.
Diyordu ki: (Bu gece, müşrikleri
kahreden,
Habîbullahın
mührü, âbidlerin zîneti,
Kendisinde toplayan, ilim ile hikmeti,
Cehil karanlığına, ziyâ ve ışık salan,
Alî bin ebî Tâlip, dünyâya geldi şu an.)
Yine
Peygamberimiz, Mekke'yi fethedince,
Beytullah'ın içinde, putlar vardı bir nice.
Resûl'ün emri ile, bir bir kırıp attılar.
Lâkin bir tânesini, yerinde bıraktılar.
Zîrâ o, "büyük" olup, hem "Taş"tan yapılmıştı.
Zincir ve çivilerle, tavana çakılmıştı.
Peygamber Efendimiz, bizzât girdi Kâbe'ye.
Hazret-i Alî'yi de, çağırdı içeriye.
Buyurdu ki: (Yâ Alî, omuzuma basarak,
O putu deviriver, bağlarını açarak.)
Dedi: (Yâ
Resûlallah, fedâdır cânım sana.
Nasıl basabilirim, ben senin omuzuna?
İşte benim vücûdum, her zaman emrindedir.
Siz benim omuzuma bassanız, yerindedir.)
Buyurdu ki:
(Yâ Alî, bendeki Nübüvvetin,
Sıkletini çekmeye, tâkatin yetmez senin.)
Alî bin ebî
Tâlip, Resûl'ün arzûsuna,
Uyarak, basıp çıktı mübârek omuzuna.
Bir eliyle o putu, zincir ve çivilerden,
Tamâmen ayırarak, acele indi hemen.
Dedi: (Yâ Resûlallah, çıkınca ben
oraya,
Sandım ki değdi başım, sanki Arş-ı âlâya.)
|