|
04 - HAZRET-İ ALÎ
(Radıyallahü Anh)
HZ. ALÎ'NİN ŞEHÂDETİ
Bir münâfık
vardı ki, “İbni Mülcem” adında,
Öldürmek niyetiyle, dolaşırdı ardında.
Bir sabah namâzına, mescide geldi hâin.
Oturdu arkasında, tam "Hazret-i Alî"nin.
Zehirli kılıcını, saklamıştı beline.
Kavuşmak istiyordu, o sabah emeline.
İmâm olup, namâza durunca en nihâyet.
İbni Mülcem, ardında, fırsat kolluyordu hep.
Secdeden doğrulup da, gitmeden ikinciye,
Savurdu kılıcını, o, "Hazret-i Alî"ye.
Darbenin te'sîriyle, kaybederek kendini,
Kalkıp, taş
bir direğe sertçe vurdu elini.
Öyle ki, o vuruşla, derler ki rivâyette,
Beş parmağının dahî, izi çıktı direkte.
Ana-baba gününe dönmüştü birden câmi.
Lâkin yakaladılar, derhâl İbni Mülcem'i.
Ve suâl ettiler ki: (Sen mi vurdun Emîr’e?)
Hemen inkâr eyledi cinâyeti ilk kere.
Îtirâf eyleyince daha sonra mecbûren,
Emîr'in huzûruna aldılar onu hemen.
Buyurdu: (Ey zavallı, bu işi niçin
yaptın?
Ve benim
evlâdımı, niçin yetîm bıraktın?)
Bir cevap
vermeyince, o, Hazret-i Alî'ye,
Buyurdu: (Atın bunu, zindândan içeriye.)
Sonra da,
evlâdını yanına çağırarak,
Vasiyyetler eyledi onlara son olarak.
Emretti daha sonra, “Kapıyı örtün” diye.
O gün bırakmadılar, kimseyi içeriye.
Hasan ile Hüseyin, kapıda bekleşirken,
Ses duydular bir ara, evlerinin içinden.
Diyordu: (Vefât etti Peygamber ey ahâlî!
Şehît oldu Ebû Bekr, Ömer, Osmân ve Alî.)
Girdiler
içeriye, gördüler, hakîkaten,
Allah Arslanı Alî, göç etmiş bu âlemden.
Allahın Resûlüne uyarak, o da yine,
Tam “altmışüç” yaşında, vâsıl oldu Rabbine.
Her gazâda bulundu yanında Peygamberin.
Bir tânesini bile, kaçırmadı harplerin.
Buğday benizli olup, uzun idi gerdanı.
Cihân, hiç görmemişti, böyle bir "pehlivân"ı.
İri yapılı olup, genişti göğsü hem de.
Mübârek sakalını, uzatırdı harplerde.
Öyle ki, savaşlarda, o mübârek sakallar,
Yayılırdı her iki omuzlarına kadar.
"Aliyyül Mürtezâ"nın, ömrünün son yılları,
Pamuk gibi, bembeyaz olmuştu sakalları.
Vilâyet makâmında, o, herkesten öndedir.
Her velîye, her zaman, feyiz hep ondan gelir.
|