|
04 - HAZRET-İ ALÎ
(Radıyallahü Anh)
O, MELEK DEĞİLDİR
Aliyyül
Mürtezâ'ya, o Server-i Kâinât,
Husûsî nasîhatler ederdi ona bizzât.
Birgün de buyurdu ki: (Yâ Alî, olma
cimri.
Cömert ol ve katiyyen, ayıplama kimseyi.
Buz, nasıl erir ise güneşin karşısında,
Öyle erir günâhı, cömert insanların da.)
Bilâl-i
Habeşî de, rivâyet eder ki hem:
Yanımıza gelmişti, bir zaman Fahr-i âlem.
Gâyet sevinçli olup, tebessüm ediyordu.
Ondördüncü ay gibi, yüzü nûr saçıyordu.
Dedim ki: (Anam, babam, fedâ olsun yoluna.
Sizdeki bu nûr nedir, çok parlak geldi bana?)
Buyurdu:
Amcam oğlu, kardeşim ve dâmâdım,
Hakkında, Rabbimizden şimdi bir müjde aldım.
Nikâh ettiği
zaman, Alî'ye Fâtıma'yı,
Rıdvân'a emretti ki, (Sallayıver
Tûbâ'yı!)
O, Tûba
ağacını, tutup salladığında,
Çok "senetler" saçıldı o ağaçtan ânında.
Onların üzerinde, şu yazı vardı ki hem,
Ondandır işte benim bu sevincim ve neş'em:
(Kim benim
Resûlümle, onun ehl-i beytini,
Severse, görmez onlar Cehennem ateşini.)
Peygamber
Efendimiz, buyurdu ki birgün de:
Aç, susuz ve çıplakken halk Kıyâmet gününde,
Biz "dört kişi", binekler üzerinde oluruz.
Ben, Burak üzerinde bulunurum bâhusûs.
Sâlih aleyhisselâm, devesine biner, ve,
Biner Fâtıma dahî, Asbâ adlı deveye.
Aliyyül Mürtezâ da, cennet develerinden,
Birisine binerek, gider benim önümden.
(Lâ ilâhe illallah, Muhammed Resûlullah!)
Diye nidâ edince, melekler görür nâgâh.
Kendi kendilerine, şöyle zannederler ki:
"Bu, büyük meleklerden biridir elbette ki."
Hak teâlâ katından, o esnâda bir nidâ,
Gelir ki, herkes onu işitirler o anda.
Der ki: (Ey mahşer halkı, o, bir melek değildir.
O, benim Habîbimin eshâbından Alî'dir.)
Birgün de
buyurdu ki: (O Kıyâmet gününde,
Ben gelirim, Alî de durur benim önümde.
Livâ-i hamd’i dahî, o taşır ki o zaman,
Sancak, iki parçadır sündüs ve istebrak'tan.)
Biri suâl
etti ki: (Yâ Resûl-i müctebâ!
(Nasıl taşıyabilir, o sancağı acabâ?)
Buyurdu ki:
(Elbette, onu taşıyabilir.
Çünkü ona, çok üstün hasletler verilmiştir.
Sabrı bana benziyor, güzelliği Yûsüf'e.
Benzer kuvvette dahî, o aynen Cebrâil'e.)
|