|
04 - HAZRET-İ ALÎ
(Radıyallahü Anh)
HEP O CEVAP VERDİ
(En yakın
akrabânı, dâvet eyle hak dîne!)
Diye vahiy gelince Allahın Habîbine,
Cümle
akrabâsına, vererek bir ziyâfet,
Onları, şu şekilde islâma etti dâvet:
(Ben sizi,
dilde kolay, mîzânda ağır basan,
Şu iki kelimeye çağırıyorum şu an.
“Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resûlullah”.
Buna inanırsanız, bulursunuz tam felâh.
Yâni hakîkî ilâh, Hak teâlâdır yalnız.
Ben de
Peygamberiyim, sözüme inanınız!
Benim bu dâvetimi, hanginiz kabûl eder?
Hanginiz bu
hak yolda, bana hep yardım eyler?)
Üç defâ
tekrâr etti, Resûl bu teklîfini.
Kimse cevap olarak, çıkarmadı sesini.
Yalnız her defâsında, bir kimse kalkıyordu.
(İnandım, her yardıma ben hazırım) diyordu.
“Hazret-i Alî” idi, bu şerefe kavuşan.
Hem henüz çocuk olup, on yaşındaydı o an.
Ebû Zer Gıfarî de, islâmı işiterek,
Geldi Mekke şehrine, hayli merak ederek.
Tek maksadı, görmekti, "Allahın Habîbi"ni.
Korkudan, hiç kimseye açamadı hâlini.
Zîrâ müslümânlara, kâfirler o zamanlar,
Yaparlardı çok fecî, dayanılmaz cefâlar.
Beytullah'ın dibinde, bekledi uzun müddet.
Resûlü göremedi, akşam oldu nihâyet.
Onu, "Hazret-i Alî", dâvet etti evine.
Lâkin sabah olunca, Kâbe'ye geldi yine.
Zîrâ Resûlullahı görmekti arzûsu tek.
Yine bekleyecekti, Resûlü görene dek.
İkinci ve üçüncü günler de, akşam vakti,
Onu, Hazret-i Alî, evine dâvet etti.
Karnını doyurarak, sordu ki Ebû Zer'e:
(Nereden, ne maksatla teşrîf ettin bu yere?)
Dedi:
(Söylerim ama, kimseye söylemeyin.)
O da cevap verdi ki: (Siz hiç merak etmeyin.)
Dedi:
(Duydum, bu yerde, var imiş bir Peygamber.
Geldim ki, kendisinden edineyim bir haber.)
Hazret-i Alî
ona, dedi: (Bu, büyük nîmet.
Ben Ona gidiyorum, sen de beni tâkib et.
Benim girdiğim eve, peşimden sen de gel gir.
Velâkin sokaklarda, müşrikler görebilir.
Böyle bir tehlikeyi sezer isem ben şâyet,
"Yere eğilir" gibi, yaparım bir işâret.
O zaman beni geçip, yürü eve girmeden.
Böylece kurtulursun, öyle bir tehlikeden.)
Böylece, o
Resûlü görerek en sonunda,
"Îmân"la şereflendi, Resûl'ün huzûrunda.
|