|
04 - HAZRET-İ ALÎ
(Radıyallahü Anh)
SENİ, MÜ'MİNLER SEVER
“Alî bin ebî
Tâlip”,
Resûl'ün, bizâtihî,
Amcası oğlu olup, dâmâdıydı hem dahî.
Ona
buyurdular ki bir defâ Efendimiz:
(Seninle ben, Hârun'la Mûsâ Nebî gibiyiz.)
Böyle
dedikten sonra, buyurdular ki: (Ancak,
Benden sonra, peygamber yoktur ve olmayacak.)
Nitekim
Resûlullah, bir harbe gittiğinde,
Halîfe bırakmıştı, onu kendi yerinde.
Buyurdu ki: (Yâ Alî, Medîne'de kalarak,
Mü'minlerin işine, ol burada göz kulak.)
Münâfıklar bu
hâli, derhâl haber aldılar.
Bunu fırsat bilerek, şu fitneyi yaydılar.
Dediler ki: (Muhammed, sıkılıyordu ondan.
Bu yüzden, onu böyle uzak tuttu ordudan.)
Alî bin ebî
Tâlip, bunları işiterek,
Sevgili Peygambere, bildirdi üzülerek.
Peygamber Efendimiz, öğrenince bu hâli,
Buyurdu: (Yehûdîler, yalan söyler yâ
Alî!
Ben seni, Medîne'de bıraktım ki yerime,
Sen göz kulak olasın, ehlin ile ehlime.
Yâni sen, Hârun ile Mûsâ Nebî misâli,
Olmak istemez misin benim ile yâ Alî?)
Yine onun
hakkında, buyurdu ki o Server:
(Yâ Alî, seni ancak mü'min olanlar
sever.)
Hayber
kalesinin de, gecikince düşmesi,
Çok üzüldü hâliyle, Allahın Sevgilisi.
Eshâba buyurdu ki: (Sancağı, ben bu sefer,
Birine veririm ki, o, kal'ayı fetheder.)
O sabah, bu
maksatla dışarı teşrîf edip,
Buyurdu ki: (Nerdedir Alî bin ebî Tâlip?)
Dediler ki:
(Alî'nin gözünde ağrı vardır.
Bu ağrı sebebiyle, gâyet ızdıraptadır.)
Buyurdular
ki: (Olsun, onu bana getirin!)
Yardımla getirdiler yanına Peygamberin.
O Server, ellerini sürünce gözlerine,
Kurtuldu o ağrıdan Resûl'ün hürmetine.
Ve duâ eyledi ki: (Yâ ilâhel âlemîn!
Cümle sıkıntılardan, Alî'yi eyle emîn.)
Daha sonra,
bayrağı, verip onun eline,
Buyurdu ki: (Yâ Alî, git düşman üzerine!)
Sonra da
kendisine tembîh etti ki hemen:
(Yâ Alî, geri dönme Hayber'i
fethetmeden.
Yardımı erişecek sana Hak teâlânın.
Çarpış o kâfirlerle, arkana bakma sakın!)
Hazret-i Alî
dahî, dedi: (Yâ Resûlallah!
Anam, babam ve cânım, fedâdır sana vallah.
Onları, hidâyete getirinceye kadar,
Gider ve harbederim, arkama etmem nazar.)
|