|
02 - HAZRET-İ ÖMER
(Radıyallahü Anh)
HEMEN
MÜSLÜMÂN OLDU
Vaktâ ki "Ömer
Fârûk", yaparken halîfelik,
Elçi göndermiş idi, kendisine bir melik.
Birine sordu elçi Medîne'ye gelince:
(Sizin sultânınızın sarayı nerde?) diye.
O kimse çok şaşırdı suâline elçinin.
Dedi: (Yoktur sarayı, bizim
halîfemizin.
O, şimdi bu sâatte, Medîne dışındadır.
Âsâyiş te'mîn için, sahrâlarda dolaşır.)
Bu sefer,
daha fazla hayretle sordu elçi:
(Bulunmaz mı yanında, bir muhâfız ve bekçi?)
O,
(Bulunmaz) deyince, isteyip ondan izin,
O da çıktı sahrâya, sultânı görmek için.
Cihânın titrediği, o haşmetli büyük zât,
Kuru toprak üstünde, uyuyordu o sâat.
Onu böyle görünce, düşündü ki: "Herhâlde,
Halîfe bu kişidir", sevindi fevkalâde.
Dedi ki: (Şark ve garpta, milyonlarca
kişi, hep,
Bu zâttan korkuyorlar, hikmeti ne ki acep?
Şunu öldüreyim de, kimseler yokken şu an,
Kurtulsun bütün dünyâ, bu zâtın korkusundan.)
Kılıcını
kaldırıp, vurmadan henüz daha,
Çıktı yerin altından, koskoca bir "ejderhâ".
Saldırdı üzerine, ona fırsat vermeden.
Korkudan, kılıcını düşürdü elçi hemen.
O sırada Halîfe, uyanıp kalktı derhâl.
(Ne oluyor?) diyerek, elçiye etti suâl.
Elçi bunu görünce, insâfa geldi o an.
"Şehâdet"i getirip, oldu hemen müslümân.
Bir gün de "kıtlık" oldu Medîne'de bir ara.
Düştüler müslümânlar, çok sıkıntı ve dara.
Halîfe, kendisinin, kestirip devesini,
Fakîr ve gariplere dağıttırdı hepsini.
Ve lâkin hizmetçisi, etin iyi yerinden,
Ayırıp, onun için, pişirdi ayriyeten.
Getirip verdiğinde, üzüldü buna gâyet,
Hizmetçiye sordu ki: (Nereden geldi bu
et?)
Dedi:
(Emrettiğiniz devenin etindendir.
Tamâmını dağıttık, bu da senin hissendir.)
Halîfenin yüz
rengi, değişti birdenbire.
Dedi: (Yazıklar olsun, benim gibi Emîr’e.
Kendisine ayırır, etin iyi yanını,
Dağıtır fakîrlere, geriye kalanını.
Ben bu eti yiyemem, derhâl kaldır önümden.
Çoluk çocuk sâhibi bir fakîre ver hemen.
Sakın böyle iş yapma sen kendi bildiğine.
Her günkü yemeğimden, sen bana getir yine.)
Hizmetçi, o
yemeği, bir fakîre vererek,
Getirdi ona yine, "Zeytinyağı, tuz,
ekmek."
|