|
01 - HAZRET-İ EBÛ BEKR
(Radıyallahü Anh)
BİR
CÂHİLİN SUÂLİ
Câbir bin
Abdullah’tan edilir ki rivâyet:
Bir "bedevî"
gördüm ki, câhil idi begâyet.
Aliyyül Mürtezâ’nın, gelerek huzûruna,
Devesinden
indi ve bir suâl sordu ona.
Dedi ki: (Ey Halîfe, ölünce Ebû Bekir,
Şimdi
Cehennemde mi, yoksa Cennette midir?)
İmâm bunu
duyunca, beynine fırladı kan.
Lâkin kastı
yok idi, câhildi bunu soran.
Hemence buyurdu ki ona hazreti Alî:
Onun
üstünlüğünü bilir cümle ahâlî.
Resûl hayâtta iken, hem vefâtından sonra,
Cesâret
edemedi, kimse bunu sormaya.
Bilmeyen kimse yokken, onun çok hasletini,
Sen, hiç
işitmedin mi onlardan bir tekini?
O, her işte, her zaman, "vezîri"ydi Resûl'ün,
Halîfesi
olmuştu, vefâtında aynı gün.
Peygamber Efendimiz, bir ömrü süresinde,
Tutuyordu onu
hep, “Baba” mesâbesinde.
Allahın Resûlü’ne, hem mânen, hem bedenen,
Daha çok
yakın idi, o, cümle sahâbeden.
Hem Cennette yoktur ki bir karışlık yer bile,
Aydınlanmamış
olsun, "Sıddîk’ın nûru" ile.
Cennet ehli, çıkarıp başlarını köşklerden,
Bu "Nûr"u
merak edip, sorarlar meleklerden.
Derler ki: (Bu parlak nûr, kime âit ki acep,
Her köşkte,
her odada bulunur bu nûrdan hep?)
Denir ki: (Ebû
Bekr’in nûrudur bu elbette.
Bu nûrun
girmediği, bir yer yoktur Cennette.)
Bir gün bana
dedi ki: (Gözümün nûru benim!
Hayâtımın
sonuna yaklaştım zannederim.
Eğer vefât edersem, sen yıka cenâzemi.
Sana
ısmarlıyorum, techîz ve tekfînimi.
Beni tabuta koyup, al götür beni yine,
Ravda-i
mübârekin, kapısının önüne.
De ki: (Yâ Resûlallah, kapıda Ebû
Bekir,
İçeri girmek
için, izin istemektedir.)
Kapı açılır
ise eğer kendiliğinden,
Resûl'ün
arkasına, defnedin beni hemen.
Kapı, kendi kendine açılmaz ise eğer,
Bakî
kabristanına defnediniz bu sefer.)
Vasıyyet
mûcibince, alarak tabutunu,
Ravda-i
mübâreke, götürdüm o gün onu.
Dedim: (Yâ Resûlallah, var ise eğer
izin,
Ebû Bekir,
kapıda, bekliyor girmek için.)
Açıldı o
sırada kapı kendiliğinden.
O sırada
hepimiz, bir ses duyduk gâipten.
Diyordu: (Kavuşturun Habîbe Habîbini.
Zîrâ çok
özlemiştir onlar birbirlerini.)
|