|
18 - HIZIR ALEYHİSSELÂM
O, HIZIR
İDİ
Bir gün “Sultân
Süleymân”, boğaz gezintisine,
Çıkmıştı ki, uğradı
Ortaköy sâhiline.
Kayığını sâhile yanaştırıp
bir müddet,
“Yahyâ Efendi”yi de
kayığa etti dâvet.
O da, bir ahbâbiyle,
pâdişâh kayığına,
Gelip oturdu hemen, “Kânûnî”nin
yanına.
Ahbâbı da, sultânın
karşısına oturdu.
Lâkin Sultân Süleymân, onu
ilk görüyordu.
Hem giderken, devâmlı, o
karşıda duran zât,
Sultânın parmağına
bakıyordu pür dikkat.
Çok kıymetli bir "Yüzük”
var idi ki Sultânda,
O zât da, o yüzüğe
bakıyordu o anda.
Onun böyle bakışı,
çekiyordu dikkati.
Yüzüğe baktığını anladı
Sultân dahî.
Çıkarıp verdi
ona ve dedi: (İsterseniz,
Şöyle daha yakından bakıp
inceleyiniz.)
Sultândan o yüzüğü alan o
kimse ise,
Evirip çevirerek, atıverdi
denize.
Yahyâ Efendi hâriç,
kayıkta bulunanlar,
Onun bu yaptığına hep
hayrette kaldılar.
Hâdise üzerinden geçince
yarım sâat,
İnmek istediğini söyledi
birden o zât.
Pâdişâhın kayığı yanaşınca
sâhile,
O, eğilip denizden su aldı
avcu ile.
Ve onu, pâdişâha uzanıp
sunduğunda,
Gördüler ki, o "Yüzük"
duruyor avucunda.
Yahyâ Efendi hâriç, yine
kayıktakiler,
Buna dahî şaşırıp, çok
hayret eylediler.
Kânûnî, o yüzüğü eline
aldı, fakat,
Gözlerinin önünden
kayboldu birden o zât.
Sultân yine şaşırıp hem
Yahyâ Efendi'ye,
Suâl etti: (Ağabey, neler
oluyor?) diye.
Yahyâ Efendi
ise, dedi ki: (Sultânımız!
O, "Hızır"dı ve lâkin
sizler tanımadınız.)
Şemseddîn-i Attâr da, "hazreti
Hızır" ile,
İlgili bir kıssayı
nakleder bize şöyle:
Celâleddîn-i Rûmî, bir gün
va'z ediyordu.
Cemâat da oturmuş, zevk
ile dinliyordu.
Hazreti "Mûsâ" ile
"Hızır" hikâyesini,
Dinlerken, kesmişlerdi
hepsi nefeslerini.
Zîrâ anlatırdı ki öyle
fasîh dil ile,
Dinliyordu cemâat, onu can
kulağıyle.
Yanımda biri vardı, o dahî
dinliyordu.
Baktım, kendi kendine bir
şey söyleniyordu.
Kulak verip dinledim,
şöyle diyor idi ki:
(Nasıl da anlatıyor,
yanımızdaymış gibi.)
Düşündüm ki: “O
mâdem, söylüyor böyle kelâm,
Öyleyse bu olmalı, Hızır
aleyhisselâm."
Yanına sokularak, dedim
ki: (Bildim, evet.
Sen, hazreti Hızır’sın,
lütfen bana ihsân et.)
Buyurdu ki:
(Burada işte var ya Mevlânâ.
Sen ona ricâ et ki, ihsân
etsin o sana.)
Sonra kayboluverdi ortadan
birden bire.
Ben bunu "Mevlânâ"ya
gittim haber vermeye.
Ben söze başlamadan,
buyurdu ki o ilkin:
(Hızır’ın söylediği
doğrudur ey Şemseddîn.)
|