ŞİİRLERLE MENKIBELER

PEYGAMBERLER

 

1.Cild

 Kitap       Web

2.Cild

 

Peygamber (Aleyhisselâm) Efendimizin Hayatı

 

03 -

Peygamberler

04 -

Dört Büyük Halife

 

 

05 -

Eshâb-ı Kiram

06 -

Büyük İmâmlar

 

 

07 -

Anadolu Evliyâları

08 -

Buhârâ Evliyâları

 

 

09 -

Horasan Evliyâları

10 -

Rehber İnsanlar

 

11 -

Güzel Nasihatlar

12 -

İmân ve Namaz

16 - MÛSÂ ALEYHİSSELÂM

02 - Âsiye Hâtun (Radiyallahü Anhâ)

O DA ÎMÂN EDİYOR

 

"Âsiye binti Muzâhim" radıyallahü anhâ.

O zaman, ondan üstün bir hanım yoktu daha.

 

Bu hâtun, Fir'avunun zevcesiydi ve lâkin,

Çok iyi huylu idi, aksine o kâfirin.

 

Şefkatli, merhametli, yardım severdi fazla.

Zulüm ve haksızlığa dayanamazdı aslâ.

 

"Mûsâ Nebî" bebekken zâten yıllar öncesi,

Sandıkla, Nil nehrine bırakmıştı annesi.

 

Sandık, su üzerinde gidip bir istikâmet,

Fir’avnın bahçesinde karâr kıldı nihâyet.

 

Vaktâ ki o bebeği görür görmez bu hâtun,

Korktu ki, zarar yapar ona zâlim Fir'avun.

 

Çünkü emretmişti ki: (Her kim, bir erkek çocuk,

Görürse, beklemeden öldürsün onu çabuk.)

 

Âsiye, "O çocuğa bir zarar gelir" diye,

Hemen evlât edinip, sâhip çıktı bebeğe.

 

Halbuki o günlerde îmânlı değil idi.

Lâkin yaratılıştan pek çok merhametliydi.

 

Mûsâ aleyhisselâm, Fir’avnın hânesinde,

El üstünde büyüdü bu hâtun sâyesinde.

 

Peygamber olunca da Mûsâ aleyhisselâm,

İnanıp, îmânı da oldu kavî ve sağlam.

 

Lâkin önce sakladı, ondan hidâyetini.

Gizli gizli yapardı Hakk'a ibâdetini.

 

Tâ ki "Mâşita Hâtun" zulümle oldu şehîd.

Artık gizliyemedi îmânını o vakit.

 

Şöyle ki, o Fir'avun, Mâşita Hâtun için,

İşkence ettirirken gâyet acı ve çetin,

 

Seyrederdi Âsiye pencereden bu işi.

Mâşita’nın hâline, kavruldu, yandı içi.

 

Hemen aşağı inip, gelerek Fir'avuna,

Dedi ki: (Yeter artık, zulmetme bu hâtuna.

 

Ne kabâhati var ki, bu kadar zulmedersin?

Buna dayanılır mı, insâfın yok mu senin?)

 

Lâkin te'sîr etmedi bu sözler ona aslâ.

Hattâ eziyetini, arttırdı daha fazla.

 

Âsiye de gördü ki, sözü hiç etmedi kâr,

Çok üzgün vaziyette, odaya çıktı tekrâr.

 

Saray penceresinden dışarı baktı yine.

Lâkin dayanamadı Mâşita’nın hâline.

 

Üzüldü, lâkin bir şey gelmiyordu elinden.

O sırada Fir'avun içeri girdi birden.

 

Artık gizliyemedi hâlini o bîçâre.

Söyledi îmânını Fir’avna âşikâre.

 

Dedi ki: (Ey Fir'avun, sana yazıklar olsun!

Sen nasıl o mâsuma eziyyet yapıyorsun?

 

Sende şefkat, merhamet duygusu yok mudur hiç?

O eziyyet çektikçe, duyuyorsun sen sevinç.)

 

Fir'avun, bu sözlerden bir şey anlamadı pek.

Dedi: (Sen de aklını kaçırmış olsan gerek.)

 

O zaman haykırdı ki ona Âsiye Hâtun:

(Asıl sensin aklını kaçıran ey Fir'avun!

 

Çünkü sen, bizim gibi âciz bir mahlûk iken,

“Ben tanrıyım” diyorsun, hiç de hayâ etmeden.

 

Halbuki seni, beni, bütün bu kâinâtı,

Yaratan ilâh vardır, Allahtır O'nun adı.

 

İşte ben îmân ettim, o hakîkî ilâh'a.

O, birdir, O'ndan gayri bir ilâh yoktur daha.)

Bir Önceki Sayfaya GiderBu Kitabın Ana Sayfasına GiderBir Sonraki Sayfaya Gider

Abdüllatif Uyan