|
34 - GÜZEL AHLÂKI
ÖNCE SELÂM VERİRDİ
Menba'dır "Resûlullah"
bütün güzelliklere.
Gücü yetmez kimsenin Onu
senâ etmeye.
Çok zaman, eshâbının
arasında olurdu.
Ayağını uzatmaz, diz çöküp
otururdu.
Gelseydi eshâbının
bulunduğu bir eve,
Geçer ve otururdu, boş
gördüğü bir yere.
Bâzan kendi dikerdi yırtık
ve söküğünü.
Ve sağardı bâzan da,
koyununun sütünü.
Yem verirdi eliyle bâzan da
hayvanına.
Yükünü kendi taşır,
vermezdi eshâbına.
Hasta ziyâretine giderdi
muntazaman.
Cenâzelerde dahî, bulunurdu
çok zaman.
Yolda rastlasa idi eğer bir
müslümâna,
Daha önce davranıp, selâm
verirdi ona.
Eshâba, misâfire kendi
hizmet ederdi.
(Bir kavmin efendisi,
hizmet edendir) derdi.
Üzüntülü görünür, az
söylerdi çok defâ,
Konuşurken, ağzından “Nûr”
çıkardı âdetâ.
Hiç kimsenin aybını vurmaz
idi yüzüne.
Aslâ sert söylemezdi
sahâbe-i güzîne.
Bir şey istendiğinde,
katiyyen “Yok” demezdi.
O şey var ise verir, yoksa
cevap vermezdi.
Konuşmaya başlardı hep
tebessüm ederek.
Ve lâkin hiç gülmezdi,
kahkaha eyliyerek.
Bâzan aylarca az yer, çok
yemeği sevmezdi.
Tam doyuncaya kadar yediği
görülmezdi.
Vücûdunun kokusu, güzeldi “Misk”ten
daha.
Teri dahî, "Çiçek"ten
güzel kokardı hattâ.
Hep önüne bakarak yürürdü
sür’atlice.
Geçtiği, kokusundan
bilinirdi hemence.
Hiç işitilmemiştir yemek
beğenmediği.
Kabûl edip yer idi, her
yemek ve meyveyi.
Kırmızıyla karışık beyaz
benizliydi hem.
Onun gibi bir güzel, hiç
görmedi bu âlem.
Hep Onda toplanmıştı “İyi
huy”, “Güzel ahlâk”.
Gönderdi Hak teâlâ Onu
rahmet olarak.
Kendi için, kimseden
intikam almazdı hiç.
Onu gören insanı, kaplardı
neş’e, sevinç.
Bir kimse Onu eğer görse
idi ansızın,
Korkuya kapılırdı elinde
olmaksızın.
Halbuki tevâzûyla
davranırdı her zaman.
Eshâbının yüzüne bakmazdı
hayâsından.
Aç yatıp tok kalkar ve
olmazdı esnemesi.
Hiç düşmezdi toprağa,
vücûdunun gölgesi.
İçi, hurma ağacı
iplikleriyle dolan,
“Deri yatak” üstüne
yatardı çoğu zaman.
Bâzan “Hasır” üstüne, bâzan
“Kıldan bir keçe”,
Bâzan “Kuru toprak”ta
yatıyordu öylece.
|