|
12
-
MEDÎNE-İ MÜNEVVERE DEVRİ
(Selmân-ı Fârisî)
İŞTE İLK ALÂMET !
Beni o yehûdîye satınca o
kimseler,
Gördüm çok o diyârda “Hurmalık”
ve “Bahçeler”.
Düşündüm ki: "Beklenen o
Peygamber, her hâlde,
Gelse gerek, işte bu
hurması bol mahalde."
Lâkin ben, o beldeye
edemedim muhabbet.
O yehûdî kimseye, hizmet
ettim bir müddet.
Sonra o sattı beni, başka
bir yehûdîye.
O dahî beni alıp, getirdi “Medîne”ye.
Bu yeri görür görmez, çok
ısındım, pek sevdim.
Sanki ben, bu beldeyi önce
görmüş gibiydim.
Dedim: “İşte burası,
hurması bol olan yer.
O Peygamber, herhâlde,
bu yere teşrîf eder.”
Geçiyordu günlerim artık
hep Medînede.
Bağ bahçe işlerini
yapıyordum bu yerde.
Lâkin ben, teşrîfini
beklerdim “Bir kişi”nin.
Sabırsızlanıyordum Ona
kavuşmak için.
“Rabbimi tanımak”tı
murâdım benim asıl.
O Resûl'ü görmekle olacaktı
bu hâsıl.
O yüce "Peygamber"i
bekliyordum gece gün.
Onun hasreti ile yanıyordum
büsbütün.
Bir gün, o yehûdînin
bahçesinin birinde,
Hurma topluyor idim, bir
ağaç üzerinde.
Altta, efendim ile, yavaş
sesle bir kişi,
Bir şeyler konuştular,
merak ettim bu işi.
Kulak verip dinledim,
diyordu ki: (Mekkeden,
Kuba’ya biri geldi,
geçen sabah erkenden.
Peygamber olduğunu
ediyor halka izhâr.
Evs ve Hazreçliler de
Ona inanıyorlar.)
Ben bu sözü duyunca,
kendimden geçtim o an.
Ve hattâ sevincimden,
düşecektim ağaçtan.
Hemen aşağı inip, dedim ki
o kimseye:
(Ne diyorsun, kim
gelmiş, ne diyormuş herkese?)
Sâhibim sinirlenip ve bir
tokat vurarak,
Dedi: (Ne yapacaksın,
sen kendi işine bak!)
O gün akşam olunca, bir
miktâr “Hurma” aldım.
Arayıp, o "Resûl"ün
huzûrlarına vardım.
Görünce ilk olarak
cemâlinin nûrunu,
Tahmîn ettim “Beklenen
Peygamber” olduğunu.
İkrâm etmek üzere, aldığım
hurmaları,
Ona takdîm ederken, arz
eyledim şunları:
(Bu hurma sadakadır,
lütfen kabûl ediniz.
Fakîrlerle birlikte,
âfiyetle yiyiniz.)
Eshâbını çağırıp, buyurdu:
(Yiyin bundan!)
Ve lâkin hiç yemedi kendisi
o hurmadan.
Dedim ki: “İlk alâmet,
işte bu olsa gerek.
Zîra kabûl etmedi
sadakayı mübârek.”
Teşrîf ettiklerinde Medîne
beldesine,
“Az hurma” daha
alıp, huzûra vardım yine.
Hurmaları çıkarıp Ona
takdîm eyledim.
Dedim ki: (Bu hurmalar,
hediyedir efendim.)
Çağırdı sahâbeyi huzûruna
bu sefer.
Baktım, yedi kendi de
eshâbiyle berâber.
“Yirmibeş” tâne idi
o hurmalar Vallahi.
Çekirdekleri saydım,
fazlaydı “Bin”den dahî.
Dedim ki: “İşte budur, o
ikinci alâmet.
Bir işâret kaldı ki, o da “Mühr-ü
nübüvvet”
|